Fazlullah Esterâbâdî

Faz­lul­lah’ın is­mi kaynaklarda Ab­dur­rah­man, Ce­la­led­din, Şi­ha­büd­din ve Şem­sed­din Faz­lul­lah ola­rak zikredilmiştir.[1] Ke­ma­led­din Kay­tağ, Faz­lul­lah’ın kendi ismini Mev­la­na F (مولانا ف) şeklinde yazdığını söyler.[2]

Faz­lul­lah’ın isminin önünde geçen sey­yid tabirinin yanında yazma eserlerde zikredilen şecere kayıtları, onun Hz. Peygamber’in soyundan geldiğini göstermektedir. Fazlullah’ın şeceresi, nüshalarda şu şekilde geçmektedir: Faz­lul­lah b. Sey­yid Ba­ha­üd­din (b.) Ha­san b. Sey­yid Mu­ham­med b. Sey­yid İma­düd­din b. Sey­yid Ta­cüd­din b. Sey­yid Ali b. Sey­yid Ha­şim b. Sey­yid Şe­rif Şah b. Sey­yid Mu­ham­me­dül Ye­ma­nî b. Sey­yid Ali b. Sey­yid Hü­se­yin b. Sey­yid Mu­ham­med b. Sey­yid Ha­şim b. Sey­yid Ha­san b. Sey­yid [Ali b. Sey­yid Ha­şim b. Sey­yid Mu­ham­med b. Sey­yid[3]] Ca­fer b. İmam Mu­si-i Ka­zım (as) b. İmam Ca­fer (as) b. İmam Mu­ham­med Bâ­kır (as) b. Zey­nel Âbi­dîn (as) b. İmam Hü­se­yin (as) b. İmam Ali b. Ebî Ta­lib.[4]

Faz­lul­lah’ın Teb­riz, Şir­van ve Meş­hedli olduğu farklı kaynaklarda dile getirilmiş olsa da Es­te­ra­bad­lı ol­du­ğu­nu bizzat kendisi söy­le­miş­tir.[5] Halifelerinden Aliy­yu’l A’­lâ da, onun Es­te­ra­bad­lı olduğuna Tevhid-nâme’sinde işaret etmiştir.[6]

Faz­lul­lah 740/1340 yı­lın­da doğmuştur. Ar­şî Di­vân’ın­da ken­di­si­nin Hic­rî 970’de doğ­du­ğu­nu, Fazl’ın do­ğu­muy­la ara­sın­da 230 yıl bu­lun­du­ğu­nu belirtmiş, “ﻳﺎﺭﻯ ﺩﺍﺩ” sö­zü­nün ebcedinin aradaki 230 yı­lı gös­ter­di­ği­ni söy­lemiştir. Konuyla ilgili yazdığı ye­di be­yit­lik Fars­ça bir ga­zeli vardır.[7] Mu­hi­tî de Keşf-nâme’sinde Faz­lul­lah’ın 740 tarinde doğ­duğuna dair keşfettiği işaretleri zikretmiştir.[8]

Faz­lul­lah’ın ta­le­be­le­rin­den Nas­rul­lah b. Ha­san Ali b. Mec­dud­din Ha­san Nâ­fi­cî ve Sey­yid İs­hak’ın Hâb­-nâme ismini taşıyan eserlerinde Faz­lul­lah’ın hayatına dair bilgiler bulunmaktadır. Seyyid İshak’ın Hâb-nâme‘si Firişteoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Fazlullah’ın hayatı ile ilgili en temel bilgileri içeren eserin ilgili bölümünü buraya almayı uygun görüyoruz:

“Óaøret-i äÀóib-i Teévìlüñ sülÿkınuñ ve riyÀøetinüñ ibtidÀsı budur ki bir gün, medreseye bir dervìş geldi ve MevlÀnÀ CelÀle’d-dìn ebyÀtından işbu beyti oúudı ki beyt:

Ez merg çe endìşì çün cÀn-ı beúÀ dÀrì
Der gÿr kocÀ goncì çün nÿr-ı òüdÀ dÀrì

Bu maènÀ Óaøret-i äÀóib-i Teévìlüñ cÀnına eåer eyledi. MevlÀnÀ KemÀle’d-dìn ki medresede müderris idi, Óaøret-i äÀóib-i KemÀl müderrisden ders dinlerlerdi ve bu beyti müderrisden ãordı. MevlÀnÀ KemÀle’d-dìn eyitdi ki bunuñ gibi kelimÀt õevkden óÀãıl olur, riyÀøetle ve ceõbe ile bilinür didi. Bu maènÀ ol úabìlden degüldür ki kimse kendüden bu maènÀyı beyÀn úıla meger tezkiye ve taãfiye-i nefsle şevÀàil-i óissìden (A37b) mücerred ola ki anuñ gibi kişiye ez-rÿy-ı õevk óÀãıl ola didiler. Baèdehÿ Faølu’l-lÀh bu cevÀbı işidicek vardı riyÀøete úadem baãdı. Her gün ziyÀde oldı sülÿkı ve ceõbesi. MübÀrek mizÀclarında àalebe itdi. Baèdehÿ ÀşinÀdan ve aúrabÀdan pinhÀn olup riyÀøete ve mücÀhedeye ve úıllet-i taèÀma ve úıllet-i menÀma ve geceler ióyÀ itmege ve hem ãavm-ı devÀma ve ãalÀt-ı devÀma àÀyet meşàÿl oldılar. Ve daòi ol ki riyÀøete taèalluúdur àÀyet kÿşiş itdiler. Ol óìnde anlaruñ èömri on sekiz yaşında idi. Çün bu óÀl üzerine bir yıl èömri medresede geçdi. Günden güne ceõbesi ve óÀli àalebe itdi, iúÀmete ùÀúati úalmadı. Andan bir nemed iòtiyÀr itdi. AúrabÀsından ve diyÀrından çıkdı, sefer itdi. PiyÀde ve tenhÀ, Kaèbe-i muèaôôamaya müteveccih oldı. Kaèbe yolında piyÀde ve tenhÀ ol úadar şedÀyid ve beliyye oldı ki anuñ şeròi bu muòtaãara ãıàmaz ki anlara irişdi.

Ve çün şeref-i Kaèbeye irişdiler ve Kaèbe-i muèaôôamla müşerref oldılar ve yine Kaèbeden mürÀcaèat itdiler. Her mevøiède ki olurlardı iúÀmete niyet iderlerdi, èuôlet ve inzivÀ iderler idi. Çünki ol yerüñ ehilleri anlaruñ óÀlinden vÀúıf olsalar Óaøretlerine gelmek gitmek àÀlib olsa, ol yirden sefer iderlerdi. Ve hìç kimseyle muãÀóebet itmezlerdi. Óaøret-i äÀóib-i Teévìlüñ úÀèide-i (A38a) sülÿkı ol idi ki seferlerinde piyÀde giderlerdi. Vech-i maèÀşları elleri kesbinden idi ve kisvetlerini ve ùaèÀmlarını kendü elleri kesbinden óÀãıl iderlerdi. Hìç vechle bir kimsenüñ nesnesini úabÿl itmezlerdi ve õikr-i òafì èala’d-devÀm iderlerdi. DÀéim çilleye ve rÿzeye meşàÿl olurlardı. Ve hìç kimseye söz söylemezlerdi, illÀ õikre ve tilÀvet-i ÚuréÀna meşàÿl olurlardı.

Áòirü’l-emr, belde-i fÀòire-i Òarezme düşdiler. Áòirü’l-emr bir kÿşe iòtiyÀr itdiler ve niyyet-i iúÀmet itdiler ber-ùarìú-i maèhÿd riyÀøete ve èibÀdete ve sülÿka meşàÿl oldılar. Bu óÀlde, nice kişiler, erbÀb-ı ùalebden ve erbÀb-ı sülÿkdan Óaøretlerine mülÀzım oldılar iètiúÀd ve irÀdetle Óaøretlerinüñ òalvetinüñ óavÀlìsine riyÀøetle ve èibÀdetle kendülerini teslìm-i küllì itdiler. Ve daòi äÀóib-i Teévìl Óaøretinden şöyle naúl itdiler ki Şeyò Ebu’l-Óasan İãfahÀnì nevvera’l-lÀhu úabrehÿ rivÀyet iderler; bir gece Òarezm òalvetinde Óaøret-i äÀóib-i Teévìl otururdı vesvese-i nefsÀnì àalebe itdi. Óaøretlerinüñ òÀùırından òuùÿr itdi ki meger sülÿkda ve riyÀøetde taóúìú yoúdur ola deyü òÀùırlarından geçdi. Baèd-ez-Àn bu fikr ile àamgìn ve óayrÀn olup dururken, çünki ÒüdÀyla èahd eylemişdi sülÿkınuñ evvelinde ki, ne teévìlle ve ne taãrìóle àayr-ı vÀúiè söz söylemeyem ve daòi her taóúìú ve her maènÀ ki netìce-i sülÿkdan maèlÿm ola, ÒüdÀnuñ bendelerinden gizlemeyem ve ehl-i ùalebinden ãaúlamayam didi. Ve daòi çünki (A38b) bu riyÀøetden ve sülÿkdan baña taóúìú óÀãıl olmadı, varayın şimden gerü ùaleb-i maèÀş-ı dünyevì ideyin tÀ şol cemÀèat ki taóúìú ùalebine ve maèlÿmÀt-ı yaúìn ùalebine irÀdet cihetinden mülÀzım olmışlardur, bileler ki taóúìú yoàmış, varalar her biri işlü işine meşàÿl olalar. Bu endìşe sebebinden àÀyet àuããalu ve perìşÀn-òÀùır oldılar.

Baèdehÿ, vÀridÀt-ı àaybìden mübÀrek òÀùırlarına şöyle òuùÿr itdi ki, bu gece daòi èibÀdete meşàÿl olmaú gerek. Eger fetóü’l-bÀb olursa fìhÀ ve nièam ve illÀ eger olmazsa varam maèÀş ùalebini idem didi. Óaøret-i äÀóib-i Teévìl çün uyúuya vardı, èÀlem-i òºÀbda gördüm didi, bir bÀàçem var imiş EsterÀbÀdda. Ol bÀàçeye vardum, nÀgÀh MevlÀnÀ NiôÀme’d-dìn Òarezmì geldi, beni zÿr ile ol bÀàçeden çıúardı. Bu bÀàçe senüñ degüldür, sen bunda n’eylersin didi. Baèd-ez-Àn bir yüksek yir gördüm. Bildüm ki maúÀm-ı ãıdúdur. SüleymÀn èaleyhi’s-selÀm ol yüksek yirde oturmış, aña yaúın yirde bir maúÀm daòi gördüm, bildüm ki ol maúÀm aèrÀfdur. Çün SüleymÀn èaleyhi’s-selÀm beni gördi, eyitdi ki: Hüdhüd úanı, fi’l-óÀl Hüdhüd óÀøır oldı. SüleymÀn èaleyhi’s-selÀm eyitdi ki: Ey Hüdhüd, var anuñ müddeèìsini getür didi, tÀ bunlaruñ daèvÀsın úaùè ideyin didi. Hüdhüd gitdi vardı bir úaraca úaràa ãÿretinde getürdi. (A39a) KeşÀn ber keşÀn başınuñ tügini muókem dutmış getürdi. SüleymÀn èaleyhi’s-selÀm óükm eyledi Hüdhüde tÀ kim ol úaraca úaràanuñ tüglerini ve úanatlarını yol, bürehne eyle ve bÀàçe dìvÀrından ùaşra bıraú didi. Ve ol bÀàçeyi buña teslìm eyle didi. Çün bu òºÀbdan bìdÀr oldum didi, òÀùırumdan geçdi ki SüleymÀn, Óaúú úıbelindendür ve Hüdhüd rÿódur, úaraca úaràa nefs-i emmÀre-i bi’s-sÿédur ve bÀàçe tendür. ZÀà-ı nefs ister ki àaøab ile mutaãarrıf ola çün bu òºÀbdan ve bu vÀridÀtdan feraónÀk ve şÀdmÀn oldum, bildüm netìce-i sülÿk elbetde var imiş.

Çünki bu vÀúıèa üzerine bir gice ve bir gün geçdi yine bir gice gördüm èÀlem-i òºÀbda, EsterÀbÀdda kendümi bir çınar aàacı dibinde gördüm. Anda bir pìr kişi oturmış remmÀllıú eyler, teévìl-i òºÀba ve teévìl-i ehÀdìåe şürÿè ider. NÀgÀh, Óaøret-i MuãùafÀ èaleyhi’s-selÀm óÀøır oldı eyitdi: Ey pìr, bu emre ki şürÿè idersin, düşvÀrdur. Teévìl-i òºÀb, emr-i ãaèbdur ve bunuñ taóúìúi müşkildür. Anuñ içün ki vaút ola ki bir kişi kendözüni göre òºÀbda, yÀ leõõetde veyÀ elemde, anuñ teévìli bir nefs-i Àòara ola. YÀ oldur ki bir kişiyi göresin, ehl-i dünyÀdan, yÀ rÀóatda yÀ zaómetde, anuñ teévìli aãóÀb-ı úubÿra ola veyÀ ehl-i Àòirete ola didi. Baèd-ez-Àn Óaøret-i MuãùafÀ baña eyitdi ki teévìl-i rüéyÀ bir sitÀre úatındadur ki ol sitÀre otuz biñ yılda bir kez ùulÿè ider ve ol (A39b) sitÀre on sekiz biñ èÀleme muóìùdür. Şimdiki óÀlde ùulÿèı vaútidür. Belki ùulÿè itmişdür. Eger dilerseñ ki ol sitÀreyi göresin, benüm bÀàçeme gir anda bir nÀrenc aàacı vardur. Ol nÀrenc aàacı dibinde tevaúúuf eyle ve muntaôır ol ki ÀsumÀnda yidi kevkeb vardur ki ol yidi kevkebden birisi aèôam ve eşfaúdur ve nÀùıúdur, teévìl-i rüéyÀ anuñ úatındadur didi. Faølu’l-lÀh eydür: Óaøret-i Muãùafa baña bu òaberleri òºÀbda viricek ben daòi seyr eyledüm ol bÀàçedeki nÀrenc aàacınuñ dibine vardum ve ÀsumÀna naôar itdüm, sitÀreler içinde bir aôìm sitÀre ùulÿè itdi gördüm; ol sitÀrenüñ şuèlesi àÀyet èaôìm idi ve anuñ şuèlesi benüm saà gözüme rÀst peyveste oldı, ulaşdı. Ve ol sitÀre baña söz söyledi ve söyledügi sözden dizilmiş incü gibi benüm saà gözüme nÿr peyveste oldı lÀ-yenúaùıè gelürdi, ulaşurdı. Ve ol sitÀre söyledügi sözleri teévìl-i eóÀdiåden söylerdi. Ve daòi Óaøret-i äÀóib-i Teévìl èazze faêluhÿ buyurur kim: Bu òºÀbı müşÀhede itdügümden ãoñra teévìl-i rüéyÀ ve àayr-ı rüéyÀ maèlÿmum oldı dir. Baèd-ez-Àn, Óaøret-i äÀóib-i Teévìl eydür: èÁlem-i òºÀbda ol sitÀrenüñ nÿrı benüm saà gözüme peyveste olmasa, ãol gözüme peyveste olsa, elbetde teévìl-i rüéyÀda òaùÀ vÀúiè olurdı. Bu úavl-i bozorgvÀruñ óÀãılı ve netìcesi (A40a) oldur ki aãóÀb-ı şimÀle bu kerÀmet ve bu der-yÀft olmaz ve bu kemÀle müsteóaú olmaz. Anuñ içün kim òºÀb rÀst peyvestedür ãıdú-ı úavle ve ùahÀret-i ôÀhire ve bÀùına, óuãÿãan ol òºÀbuñ teévìli ve anuñ esrÀrınuñ keşfi ve inne õÀlike huve’l-fetóu’l-mübìn.

İmdi teévìl-i òºÀb ki Óaøret-i äÀóib-i Teévìle keşf ve fetó oldı, Óaøret-i RisÀletüñ hicretinüñ 760 (diğer bir nüshada 765) yılında idi ki èasa’l-lÀhu en-yeétiye bi’l-fetói ve mÀ yaèlemu teévìlehÿ illÀ’l-lÀh ve’r-rÀsiòÿne fi’l-èilmi. Bu ôuhÿra vÀsıùa ve bu òavÀããuñ ve èavÀmuñ iødihÀmına ve àalebesine sebeb ol idi ki Óaøret-i äÀóib-i Teévìl èazze faêluhÿ Òarezmde olurlardı.

NÀgÀh Òarezmden àaybet itdiler, Yezde geldiler. Yezd’den hemÀn bu vÀsıùa sebebiyle gitdiler İãfahÀna geldiler nice zamÀn Toúçıda muúìm oldılar ve andan yine Tebrìze geldiler ve Tebrìzden daòi DÀrü’l-EmÀna naúl itdiler. Bu óÀlde dervìşler ve muùìèler, ehl-i èilmden ve ehl-i istièdÀddan àalebe eylemişlerdi, bu óÀlde VÀlì-i Dolaú zÀviyesinde muúìm olmışlardı ve SulùÀn Üveys, Óaøret-i äÀóib-i Teévìlüñ ãoóbetine gelmişlerdi, teévìlü’l-eóÀdiå istimÀè itmişlerdi ve ümerÀ-i erkÀn-ı devlet, Emìr ZekeriyyÀ ki vezìr-i SulùÀn Üveys idi ve ÒºÀce Şeyò ki ãÀóib-i ãadr idi muètekid oldılar her gün mütevÀtir (A40b) ve mütevÀlì ve müteèÀúib Óaøret-i äÀóib-i Teévìlüñ ãoóbetine gelirlerdi. SulùÀn Üveysüñ ve daòi vezìrlerinüñ geldüklerinden ve ihtimÀmlarından dervìşler huøÿr ve ferÀàat bulurlardı. TÀ çün tÀrìò 775’e irişdi, mübÀrek RamaøÀn ayında muúaùùaèÀt-ı kelÀm-ı İlÀhìnüñ teévìli keşf oldı ve fetó oldı. Şöyle ki kütüb-i mükerremde mektÿb ve mesùÿrdur, CÀvidÀnnÀme-i İlÀhì ve èArşnÀme-i İlÀhì ve Muóabbet-nÀme-i İlÀhì bu meõkÿrÀtı beyÀn ider.

Ve èÀúıbet Tebrìzde müteéehhil oldılar. Sebeb bu oldı ki ÒºÀce BÀyezìd DamàÀnì ki vezìr-i SulùÀn Üveys idi, kendüyi cümle-i muèteúidlerden bilürdi. Bir úızı var idi, ol úızuñ anası BÿkerdiyÀn úabìlesinden idi, ol Óaøret-i èÀliye ile úurbet-i daúìúasını buldı. Ve ol úız èinde’l-vÀlideyn èazìzü’l-vücÿd ve seyyide ve maóbÿbe ve pesendìde idi ve aòlÀú-ı óamìde ile muttaãıf idi. èİãmet perdesinde perverde olmış idi. Baèd-ez-úaøÀ-yı İlÀhì ol maòdÿmenüñ vÀlideynine ol dÀèiye oldı ki Óaøret-i äÀóib-i Teévìlden iltimÀs-ı èaúd ideler. Bir gün ol maòdÿmenüñ vÀlidesi MevlÀnÀ KemÀle’d-dìn HÀşimìyi ki Óaøret-i Faølu’l-lÀhuñ mülÀzımlarından idi ùaleb itdi ve eyitdi ki bize bir óikÀyet oldı, iltimÀs ol èÀlì dergÀhdan oldur ki eger icÀzet olursa kendözüm (A41a) perde ardından óÀlimi èarø ideyüm didi. MevlÀnÀ KemÀle’d-dìn HÀşimì daòi ol müéminenüñ iltimÀsını Óaøret-i äÀóib-i Teévìle bildürdi ve ruòãat buldı.

Baèd-ez-Àn ol müémine-i ãÀdıúa eyitdi ki benüm bir úızum vardur vÀlideyn úatında àÀyet maóbÿbdur. İmdi temennÀ şöyledür ki òidmetkÀrlıú resmiyle ÀsitÀne-i muúaddesde úabÿl ola ber-vesìle-i ümmìd ile ki bize necÀt-ı uòrevì ola.

Óaøret-i BüzürgvÀr buyurdı ki bu dÀèiye ki sizüñ òÀùıruñuza òuùÿr itmişdür èaceb dÀèiyedür. Bu dÀèiye, nevè-i maèÀşda iótimÀl-i mekÀndur ki dervìşler iòtiyÀr itmişlerdür, zümre-i nisÀda müşkildür, iòtiyÀr idemezler didi. Ol müémine-i ãÀdıúa eyitdi: Ber-sebìl-i tażarruè ve iltimÀs ümmìd oldur ki kendüye murÀúıb ola, riyÀøetden òÀlì olmaya, leõõÀt-ı nefsÀnìyi terk ide ve daòi iótimÀl-i mekÀn itmekde taúãìrliú vÀúiè olmaya didi.

Óaøret-i Faølu’l-lÀh buyurdılar ki bu maènÀ sizüñ nefsüñüze müteèalliú degüldür ve daòi sizüñ ferzendüñüz mehd-i ferÀàatda ve ÀsÀyiş-i tende perveriş bulmışdur. VÀlideyn daòi kendüleri ãÀóib-i mÀl u ziynet u èişret müşÀhede itmişlerdür ve daòi nefìs libÀslar ile ve laùìf şerbetler ile ve leõõetli ùaèÀmlarla nefsi ülfet bulmışdur küçüklük óÀlinde kerÀhiyyet u melÀlet-i leõõÀt-ı nefsÀnìden geçmek ve (A41b) dervìşlik óÀlinde ãÿret baàlamaú müşkildür didi. Ol müémine-i ãÀdıúa eyitdi: Ol cenÀb-ı èÀliyenüñ iútiøÀsı ve keremi ve şefúatidür ki tekÀlifüñ sebeb-i úabÿli olısardur ki taèyìn buyuralar.

Óaøretleri buyurdılar ki eger ùavèla bi’ù-ùabè bu teklìfÀtı úabÿl iderlerse anlaruñ mizÀcında müşÀhede gösterevüz taúãìrliú olmaya didiler. HÀõÀ min faêli’l-lÀhi èaleynÀ. Ol müémine-i ãÀdıúa eyitdi: Eger olmazsa bizüm temennÀmuzdan ümìdümüz kesilmesi hem yine bizden ola didi.

Baèdehÿ Óaøret-i BüzürgvÀr èazze faêluhÿ buyurdılar ki evvelÀ bir şarù budur ki ol vaút ki sizüñ evüñüzden ùaşra çıúa bir nesne ki “şey’” isim ıùlÀú olunur, bile hemrÀh idinmeye. Ve daòi bunca ki anuñçün düzmişsiz ve perdÀòt itmişsiz, andan müberrÀ ola size úoya gide. Ve daòi ol libÀsdan ve ùaèÀmdan ve gerü úalan óÀcet-i beşeriyyetden, vaútì ki dervìşlerüñ kesb-i yedinden olmaya, muùlaúa andan iótirÀz ideler. Ve daòi vaútì ki dervìşlerüñ zÀviyesine úadem baãa, ayruú ùaşra çıúmaya, hìç kimsenüñ òÀnesine varmaya. Bir şarù daòi oldur ki óaãır döşek ve nemed yaãtıú ve penbe bezden libÀs iòtiyÀr eyleye. Ve daòi bir şarù oldur ki vaútì ki ben óücre kÿşesini iòtiyÀr itmiş olam, meclis tefriúa olduúdan ãoñra ol óücreye benüm àayruma bì-ùaleb yol virmeye. Ve daòi giceler tenhÀ óÀlüme meşàÿl (A42a) olduàum vaút beni óÀlümden teàayyür itmeye, ol óÀle muòÀlif bizden tevaúúuè itmeye ve daòi úavlen ve fièlen ve òÀliãan ve muòliãan li’l-lÀhi teèÀlÀ dervìşlerüñ evrÀdına vü evúÀtına mütÀbaèat göstere. Baèdehÿ ol müémine-i ãÀdıúa eyitdi: Eger aña bu devlet müyesser ola baña daòi ve atasına daòi ruòãat ola ki ol óücrede biz daòi bile olavuz didi. Baèd-ez-Àn Óaøret-i BüzürgvÀr òoş ola inşÀ’a’l-lÀhu teèÀlÀ didiler.

Çün bu óikÀyetleri ol müémine-i ãÀdıúa ferzend-i maèãÿme-i pesendìdesine óikÀyet eyledi, ol vaútde ol maèãÿme çahÀrdeh sÀle idi semèle ùavèla úabÿl eyledi. ÕÀlike faêlu’l-lÀhi yüétìhi men yeşÀé. HemÀn ol gün ol müémine-i ãÀdıúa MevlÀnÀ KemÀle’d-dìn HÀşimìyi ùaleb eyledi. Ol maèãÿmenüñ ãÿret-i inúıyÀdını ve bu tekÀlife rÀøì olduàunı aña èarø eyledi. MevlÀnÀ KemÀle’d-dìn daòi Óaøret-i äÀóib-i KemÀle bu inúıyÀdı èarø eyledi. Óaøretleri buyurdılar ki èaceb óÀletdür; bu tekÀlifi úabÿl itmek nisÀ meşrebinde àÀyet nevÀdirdendür didi. İmdi úabÿl lÀzım oldı didi.

Óaøret-i Faølu’l-lÀh èazze faêluhÿ buyurdılar ki kendü kesbi vechinden bir cÀme-i kerbÀs ve bir çÀder, bir daòi mÿze tertìb itdiler virüpdiler. Óaøretleri buyurdılar ki bu cÀmeyi giymek gerek. Seyyid-i BüzürgvÀr, Seyyid Muóammed raómetu’l-lÀhi èaleyh (A42b) ki Óaøret-i äÀóib-i KemÀlüñ àÀyet muúarriblerinden idi ve hem müteéehhil ve pìr idi, anlaruñ evine gelsün, nice müddet anda olsun. Şol ùaèÀm ki dervìşler zÀviyede ùabò iderler, andan tenÀvül itsün tÀ ki ol ùaèÀmlar ki evinden tenÀvül itmişdür, andan biten et taólìl olsun. Dervìşler taèÀmı ki zÀviyede pişer, helÀl elleri kesbindendür, et andan bitsün, bedel mÀ yeteóallel olsun. Baèd-ez-Àn èaúd münèaúid ola.

Ol ãÀlióa-i maèãÿme selÀmu’l-lÀhi èaleyhÀ şöyle ki óaøretleri buyurdılar úabÿl itdi. Dört ay müddeti, meõkÿr Seyyid Muóammed evinde muúìm oldı. Baèdehÿ èaúd vÀúiè oldı. Óaøret-i äÀóib-i Teévìl èazze faêluhÿ buyurdılar ki bir yeşil ãÿf tedbìr eyleyeler, anı giye, zÀviye-i münìrede gele. Zihì ãaèÀdet-i cÀvìd u devlet-i sermed. Bu óÀlde, ÀåÀr-ı faúr u terk-i ziynet ve tezkiye-i nefs ez-cemìè-i şübehÀt, ol büzürgvÀre-i maèãÿmenüñ ùabìèatında ve mizÀcında şöyle àalebe itmişdi ki Óaøret-i äÀóib-i Teévìle eyitdi: Baña bi’ù-ùabè libÀslar giymek ve aña raàbet itmek be-àÀyet óaúìr gelir didi. Óaøret-i äÀóib-i Teévìl èazze faêluhÿ buyurdılar ki èinda’l-lÀh bunları terk itmegüñ ecri ziyÀdedür didiler. Ol yeşil ãÿfı daòi dervìşlere virdi ki külÀh keseler. Ol èazìze daòi külÀhdÿzluú ögrene, dervìşlere muvÀfaúat ide, kesbe meşàÿl ola (A43a) helÀl yemek içün buyurdılar inna’l-lÀhe lÀ yuøìèu ecra’l-muósinìn.” (İBB Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Türkçe Yazmaları, no: 1321).

Faz­lul­lah’ın Teb­riz’­de Hâce Bayezid Damgânî’nin kızıyla yaptığı evlilikten Nu­rul­lah, Ke­li­mul­lah, Se­la­mul­lah, Fa­tı­ma Ha­tun, Bî­bî Ha­tun, Üm­mül Ki­tab ve Fa­ti­ha­tül Ki­tab ad­la­rın­da ye­di ço­cu­ğu ol­ur. Fa­tı­ma Ha­tun Faz­lul­lah’ın ha­li­fe­si Aliy­yu’l A’­lâ’­nın zev­ce­si­dir. Faz­lul­lah’ın ölü­mün­den son­ra Nu­rul­lah ile iki er­kek kar­de­şi ve iki kü­çük kız kar­de­şi­nin ba­kı­mı­nı Der­viş Hü­sa­med­din üst­len­miş­tir. Nu­rul­lah 828/1425’de veba­dan öl­müş­tür.[9] İs­ti­vâ­-nâme ya­za­rı Emir Gı­ya­sed­din, Emir Nu­rul­lah’ın ken­di­si­ni Bit­lis’e gön­der­di­ği­ni söy­ler. Bit­lis’­te bu­lun­du­ğu dö­nem­de rü­ya­sın­da, 826/1423’de veba­dan öl­müş olan Faz­lul­lah’ın ço­cuk­la­rın­dan Bî­bî-i Üm­mül Ki­tab, Emir Se­la­mul­lah, Emir Ke­li­mul­lah, Bî­bî-i Fa­ti­ha­tül Ki­tab’ı cen­net­te gör­dü­ğü­nü be­lir­tir.[10]

Fazlullah’ın “He­lal­hor Sey­yid Faz­lul­lah” di­ye şöh­ret bul­ması[11] onun ha­ram lok­ma ye­memesi, kimseden hediye kabul etmeyip[12] geçimini acem tak­ke­si di­ke­rek sağ­la­mış olmasındandır.

Giy­di­ği be­yaz ke­çe baş­lık ve el­bi­se­siy­le ta­nın­mış­tır.[13] Emir Gı­yâ­sed­din’in ifa­de­le­ri­ne gö­re, Faz­lul­lah na­maz­dan son­ra sü­rek­li ev­râd u ez­kâr­la meş­gul ol­muş ve yar­dım­cı ol­du­ğu ki­şi­ler­den mad­di bir kar­şı­lık al­ma­mış­tır.[14]

Faz­lul­lah, Timur’u hak­sız bir şe­kil­de güç kul­lan­mak­tan vaz­geç­me­ye, af­la ve cö­mert­lik­le dav­ra­nıp hal­kın mut­lu­lu­ğu­nu te­min et­me­ye da­vet et­ti­ği,[15] di­ğer bir teze gö­re de Ti­mur’u it­ti­ha­di­ye iti­ka­dı­na ça­ğır­dı­ğı[16] için öldürülmüştür. Hurufiler cenahında ise konuyla ilgili tek bahis Hâb-nâme‘de anlatılan şu olaydır:

“RivÀyet-i Seyyid ÚÀsım SerÀbì ehillerinüñ muúarriblerinden idi, eydür: Óaøret-i äÀóib-i Teévìlüñ òºÀblar teévìl itdüginüñ òaberini ki äÀóib-i Teévìl bi-óaúdur deyü Temürleng-i melèÿn èaleyhi’l-laèneye irişdürdiler. İttifÀú Semerúandda bÀzÀr ardında bir köşk var idi, äÀóib-i Teévìlüñ ocaàı anda idi. Ol melèÿn-ı (A83a) ezel u ebed ol mevøièe geldüklerini bildi. Emìr-i Leng Temür ki emìr-i dìvÀn idi, Óaøret-i äÀóib-i Teévìle çok irÀdet getürmişdi. Bir ãabÀó Emìr-i Leng Temürı úaàırdı eyitdi: Var pìrüñe eyit ki ben ki Leng Temürem, òºÀbda gördüm ki mecmÿè-ı yiryüzin ùumÀn úaplamış şöyle ki yeryüzinde úara yir görinmezdi[17], her çend ki baúardum hìç yir görünmezdi illÀ bir çanaú ki ben anı ortada úomışdum, úızıl úanla ùopùolı idi. Emìr-i Leng Temür çün bu òºÀbı istimÀè eyledi, revÀn oldı, Óaøret-i äÀóib-i Teévìlüñ meclisine geldi. Çünki Óaøretüñ meclisine irişdi, ol melèÿnuñ ãÿret-i òºÀbını èarø eyledi. Óaøret-i äÀóib-i Teévìl tebessüm eyledi, buyurdı ki, var emìrüñe eyit, bu òºÀbı sen görmedüñ di. Emìr-i Leng Temür eyitdi: Buyuruñ kim gördi didi. Óaøret-i äÀóib-i Teévìl buyurdı ki, var benden bu sözi èarø eyle. Her ne ki dirlerse baña irişdür didi. Emìr-i Leng Temür revÀn oldı Leng èaleyhi’l-laène ùarafına. Çün aña yaúın vardı, ol melèÿn ãordı ki pìrüñ ne didi. Emìr-i Leng Temÿr eyitdi: Bu òºÀbı anlar görmemişdür didi. Eyitdi yÀ kim görmişdür. Emìr-i Leng Temÿr eyitdi: Bu úadar buyurdılar, ve eyitdi ki eger daòi teftìş iderlerse yine gel tÀ ki teévìl istimÀè idesin didi. Ol Temürleng-i (A83b) melèÿn-ı seg eyitdi: Var ãor, eyit ki bu òºÀbı kim görmişdür, daòi bu òºÀbuñ teévìli nedür buyuruñ di. Emìr-i Leng Temür yine vardı, äÀóib-i Teévìlüñ meclisine ol peyàÀmı irişdürdi. Óaøret buyurdı ki elbetde dimek gerek mi bu òºÀbuñ teévìlin, Emìr-i Leng Temür mübÀlaàa gösterdi ki elbetde gerekdür ki teévìlin beyÀn idesiz didi.

Óaøret-i äÀóib-i Teévìl èazze faêluhÿ buyurdı ki bu òºÀbı şol èavrat görmişdür ki bu gice anuñ úoynında yatur idi. Bu òºÀbuñ teévìli oldur ki ol èavrat óÀlet-i bekÀretinde bir şaòãı dost dutmış idi. Her çend ki ùaleb iderdi, ôafer bulımaz idi. Ol yÀr ihtiyÀr ile aña mutìè u münúÀd olmaz idi. TÀ gicelerden bir gice ol èavrata bir mühim vÀúiè olmış idi ve ol gice uyúusuz kalmış idi. Andan ãoñraàı gice, uyúu àalebesinden àÀyet uyumışdı. Ol şaòã ol èavratuñ kemìninde idi, fırãat buldı ol èavratuñ bekÀretini zÀéil eyledi. Çün ol èavrat bìdÀr oldı n’olduàunı bildi. Ol óÀletde ol èavrat, başdan ayaàa degin aú giymiş idi, mümkin olmadı ki pinhÀn eyleye.

Baèd-ez-Àn Emìr-i Leng Temür vardı, bu teévìl-i òºÀbı ol melèÿna òalvetòÀnesinde taúrìr eyledi. Ol melèÿn daòi òºÀbı gören èavratı daèvet idüp eyitdi ki rÀst ayıt ki senden bir nesne ãorsam gerek. Eger rÀst (A84a) dimezseñ başuñı keserin ve eger rÀst diyesin hìç noúãÀn olmaya, belki seni daòi òoş dutam didi. Ol èavrat eyitdi: Buyuruñ her ne kim ãorarsañuz diyeyin didi. Ol melèÿn ãordı ki rÀst eyit ki senüñ bekÀretüñ kim aldı. Ol èavrat amÀn diledi, baña amÀn vir tÀ rÀst diyeyin didi. Ol melèÿn daòi and içdi ki eger ùoàru diyesin hìç noúãÀn itmeyem. Ol eyitdi ki şol óÀletde ki yeni bÀlià olmış idüm, beni bir şaòã sevmişdi, ben daòi aña muùìè olmazdum tÀ bir gice şöyle ittifÀú düşdi ki bir mühim işe meşàÿl oldum. Uyúusuzluú àalebe itmiş idi, nÀgÀh irteki gicede uyúu àÀlib olup tamÀm àafletde iken ol şaòã gelmiş, tamÀm işin işlemiş. Ben bìdÀr oldum, ol óìnde aú ùonlar giymiş idüm, evvel bahÀr faãlı idi pinhÀn idemedüm. Andan ãoñra siz óÀkimsiz. Ol melèÿn girìbÀnın dişiyle dutdı ve müteóayyir olup Emìr-i Leng Temüre eyitdi ki ayruú anuñ ãoóbetine varma didi. Yaènì Óaøret-i äÀóib-i Teévìlden ıøùırÀb ve vehm, anuñ bÀùınına àÀlib oldı tÀ Àòir ol óareket andan ôÀhir olup ol vehmden melèÿn-ı ezel u ebed oldı, laènetu’l-lÀhi èaleyhi ve èalÀ etibbÀèihim ecmaèìn.” (İBB Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Türkçe Yazmaları, no: 1321).

Netice itibariyle Fazlullah, Şa­ma­hı’­da, Azer­bay­can va­li­si Mi­ran­şah ta­ra­fın­dan tu­tuk­la­nıp Alın­cak ka­le­si­ne hap­se­di­lir (1 Zilkade 796­/29 Ağus­tos 1394), altı gün sonra da Şeyh İb­ra­him’in fet­va­sıyla öl­dü­rül­ür (3 Eylül 1394).[18]

Faz­lul­lah’­tan bah­se­den ilk eser ola­rak ka­bul edi­len Şerh-i Muk­ri­zî’­de, Faz­lul­lah’ın Teb­riz ya­kın­la­rın­da­ki Alın­cak ka­le­sin­de 804 yı­lın­da ya­kıl­dı­ğı söylense de[19] bu, ancak Faz­lul­lah’ın bedeninin mezarından çıkarılıp ya­kıl­masıyla mümkün olabilir.[20] Zer­rin­kûb, Faz­lul­lah’ın defninden al­tı yıl son­ra (802/1399) şim­di­ki ye­ri­ne nak­le­dil­di­ği­ni söy­ler.[21] Bazı kaynaklarda Faz­lul­lah’ın 801/1398[22] ve 777/1375[23] ta­rih­le­rinde idam edildiği söylense de, ilk elden Hu­ru­fi eser­ler­de Fazlullah’ın 796 yı­lında öldürüldüğü belirtilmiştir.[24]

Fazlullah idam edil­dik­ten son­ra, Nah­çı­van-Cul­fa yo­lu üze­rin­de yük­sek bir te­pe­de ku­rul­muş olan Alın­cak ka­le­si­ne def­ne­dil­miş­tir. Fazlullah’ın halifelerinden Aliy­yu’l A’­lâ da orada medfundur.[25]

Fazlullah’ın, Câ­vi­dân­-nâme, Mu­hab­bet­-nâ­me, Nevm-­nâ­me isimli mensur ve Arş-nâme isimli manzum eseri yanında bir de Dîvân’ı bulunmaktadır. Bu eserlerden Arş­-nâ­me, Câ­vi­dân­-nâme ve Mu­hab­bet-­nâ­me, diğerlerinin yanında öne çıkan eserlerdir.

1.Câvidân-nâme: Faz­lul­lah bu ese­ri 788/1386’de yazmış, an­cak Şir­van’­da, zin­dan­da kaldığı zamana kadar ek­le­me­ler yapmıştır.[26] Fars­ça­nın Gür­gan leh­çe­siy­le ya­zılan Câvidân-nâme al­tı ta­ne ib­ti­dâ (ابتدا) ke­li­me­siy­le baş­la­mak­ta­dır. Gürgan lehçesiyle yazılan bu eser, yer yer uzun pasajlara sahip olmanın yanında, birer cümlelik bölümler, sayfalarca süren seçme ayetler vs. gibi adeta bir not defteri tertibinde yazılmıştır. Bu eserin, bil­di­ği­miz Fars­çay­la muh­ta­sa­ran ka­le­me alın­mış şekli de Câ­vi­dân­-nâme-i Sa­ğîr olarak anılmaktadır. Bu sonunusunda Câvidân-nâme‘de dağınık halde bulunan cümleler adeta bir araya getirilip kelime kelime edebî Farsça’ya tercüme edilmiştir.

Gürgan lehçesiyle yazılmış olan Câ­vi­dân­-nâme-i Kebîr, hacimce Câ­vi­dân­-nâme-i Sa­ğîr’den büyük olmakla birlikte, konular Câ­vi­dân­-nâme-i Sa­ğîr’e göre daha dağınık bir şekilde aktarılmıştır ve fazla sayıda tekrar vardır. Câ­vi­dân­-nâme-i Sa­ğîr ise konulara göre bölümlere ayrılmıştır. Bu bölümler, Gürgan lehçesiyle yazılmış olan Câ­vi­dân­-nâme’de aynı konuyla ilgili ancak farklı yerlerde bulunan pasajların bilinen Farsça’ya çevrilerek bir başlık altında verilmesiyle oluşturulmuştur.

Bildiğimiz Farsça’ya aktarılmış olan bu eserin 1048/1638’de Derviş Murtaza tarafından yapılmış kelime kelime bir tercümesi elimizde mevcuttur.[27]

2.Muhabbet-nâme: Bu eser­de Al­lah’ı seven ve Allah’ın da kendilerini sevdiği gü­ruh­tan ol­ma­nın yo­lu an­la­tıl­mış­tır.[28] Hurufi diliyle ifade edecek olursak eser, Al­lah’ın vec­hi­ne, ya­ni 28 ve 32 ke­li­me­nin ala­met­le­ri­ne olan aş­kın so­nu­cu ola­rak ezan, ka­met, na­maz, ze­kat gi­bi erkanda 28 ve 32 har­fi mü­şa­he­de et­me­nin yo­lu­nu gös­te­rmektedir.

3. Arş-nâme: Divan’ı dışında tek manzum eseri olan Arş-nâme, Hurufi düşüncesinin dile getirildiği en önemli mesnevidir. Edebî değerinden ziyade ortaya koyduğu fikirlerle Hurufiliğin temel eserlerinden biri olan bu mesnevi, bir anlamda Fazlullah’ın diğer bir eseri olan Câvidânnâme’nin nazma dökülmüş bir halidir. Bizce gerçeği yansıtmasa da Katip Çelebi tarafından Fazlullah’ın öldürülmesinin müsebbibi olarak gösterilen[29] Arş-nâme, büyük önemine rağmen Fazlullah’ın diğer Hurufi eserleri gibi, bugüne kadar ne Türkiye’de ne de başka bir ülkede neşredilmemiştir.

Kütüphanelerde bol miktarda yazma nüshası bulunan Arş-nâme, Türkçe bilen okurlar için bence büyük bir başarı örneği olarak Âmiloğlu isimli bir hurufi tarafından da dilimize çevrilmiştir. Bu, Arş-nâme’nin Farsça’dan bir başka dile yapılan tek çevirisidir.

4. Nev-nâme: Faz­lul­lah’ın bu eseri Göl­pı­nar­lı ve da­ha son­ra ge­len araş­tır­ma­cı­lar ta­ra­fın­dan “Nevm­-nâme” (Uy­ku/Rüya ki­ta­bı) ola­rak isim­len­di­ril­miş­ ve bir­çok giz­li il­min açık­lan­dı­ğı Faz­lul­lah’ın rü­ya­la­rı­nı an­lat­mak­ta ve ha­ya­tıy­la il­gi­li de önem­li bil­gi­ler içer­mek­te olduğu vurgulanmıştır.[30]

Eserin asıl isminin Nev-nâme diğer bir ismiyle Nüsha-i Nev olduğunu, hiçbir rü­ya­dan bah­se­dil­meyip, Fazlullah’ın diğer eserleri gibi bunda da bir­çok din­i ko­nunun Hu­ru­fi dü­şün­ce­si­ne gö­re te­vil edilmiş olduğunu detaylı bir şekilde ortaya koymuştuk.[31]

­Eser ge­nel ola­rak so­ru ve ce­vap şek­lin­de dü­zen­len­miş ve her bö­lüm sa­tır için­de bı­ra­kı­lan boş­luk­lar­la bir­bi­rin­den ay­rıl­mış­tır. So­ru­lar “اکنون اگر سائل سؤال کند که” (Şim­di sâ­il so­ru so­rar­sa ki) cüm­le­siy­le baş­la­mak­ta, ce­vap­lar veya açık­la­ma­lar da “جواب از و من عنده علم الکتاب آنست که” (Ya­nın­da Ki­tap’ın il­mi bu­lu­nan­dan ce­vap şu­dur ki) ve­ya “اکنون بدان ای طالب” (Şim­di bil ey ta­lip) cüm­le­leriy­le baş­lamaktadır.

5.Na’îmî Divanı: Faz­lul­lah’ın Na­imî mah­la­sıy­la yaz­dı­ğı Farsça şi­ir­ler­den oluş­an Di­vân’ın­da ta­sav­vu­fî şi­ir­ler bu­lun­mak­ta­dır. Fakat işlenen konu­lar doğ­ru­dan Hu­ru­fi­lik­le il­gi­li de­ğil­dir, da­ha çok vah­det-i vü­cut fel­se­fe­si çer­çe­ve­sin­de­ örgülenmiştir.

Sey­yid İs­hak’ın Hâb­-nâme’­sin­de, Faz­lul­lah’ın İz­zed­din Şah Şü­câ (ö. 1384) adı­na bir fı­kıh ki­ta­bı yaz­dı­ğı nak­le­dil­mek­te­dir. An­cak bu ki­tap he­nüz bu­lu­na­ma­mış­tır.[32] Hi­dâ­ye­tu’l-âri­fîn ad­lı eser­de de Faz­lul­lah’ın En­füs u Âfâk is­min­de bir ki­ta­bın­dan söz edi­lir[33] ancak bu ese­r de henüz bulunamamıştır.

Bunlara ek ola­rak, Faz­lul­lah’ın Ba­kü’­de ha­pis­ha­ne­de yazmış olduğu va­si­yet­na­me­si vardır ki bunun M.K. Ali Emi­rî, Fars­ça, no. 993, vr. 104, M.K. Ali Emi­rî, Fars­ça, no. 1009, vr. 1b-9a ve İ.Ü. Kü­tüp­ha­ne­si, Farsça, no. 1291, vr. 38a-45a’­da farklı nüshaları vardır.

 

1. Şem­süd­din Se­hâ­vî, E’d-Dav’u’l-lâ­mî’ li-ehl-i’l-Kar­ni’t-tâ­si’, c. IV, s. 173 ak­ta­ran Ver­dâ­se­bî, Ne­med­pû­şân, İn­ti­şâ­rât-ı İmâm, h.ş. 1358, s. 51; Ka­tip Çe­le­bi, Keş­fu’z-Zü­nûn, c. I, s. 578 ve c. II, s. 1132; ak­ta­ran Ab­dül­ba­ki Göl­pı­nar­lı, Hu­rû­fî­lik Me­tin­le­ri Ka­ta­lo­ğu, An­ka­ra, TTK, 1989, s. 2-3.

2. İta­at­-nâme, Millet Ktp., Ali Emîrî Farsça, no. 1051, vr. 21a.

3. Kö­şe­li pa­ran­tez için­de­ki isim­ler Iş­kurt De­de’­nin Salât-nâme‘sinde bu­lun­ma­mak­ta­dır.

4. Faz­lın Şe­ce­re­si, Millet Ktp., Ali Emîrî Farsça, no. 1039, vr. 80b; Işkurt Dede, Sa­lât­-nâme, Millet Ktp., Ali Emîrî Farsça, no. 1043, vr. 51a.

5. Sâ­dık Ki­yâ, Vâ­je­-nâme-i Gur­gâ­nî, Tah­ran, Da­niş­gâh-ı Tah­ran, h.ş. 1330, s. 29; ak­ta­ran Göl­pı­nar­lı, a.g.e., 1989, s. 4.

6. Aliyyü’l A’lâ, Tev­hid­-nâme, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, no. 4348, vr. 2b.

7. Göl­pı­nar­lı, a.g.e., 1989, s. 3.

8. Bkz. Usluer, Hurûfîlik, s. 32-35.

9. İbn Ha­cer As­ka­lâ­nî, El-in­bâ­u’l gumr fî eb­nâ­i’l umr, Ka­hi­re, 1972, c. II, s. 219 ve Ka­mil Mus­ta­fa Eş-şey­bî, el-Fik­ru’ş-Şi­ye­iy­yü ve’n-Ne­ze­âtü’s-Sû­fiy­ye hat­tâ Mat­la­ı’l-Kar­ni’s-Sâ­nî Aşe­ra el-Hic­rî, Bağ­dat, Mek­te­be­tu’n-Nah­da, 1966, s. 189; ak­ta­ranÜn­ver, a.g.e., s. 53.

10. Emir Gı­yâ­sed­din, İs­ti­vâ­-nâme, Millet Ktp., Ali Emiri Farsça, no. 269, vr 38a.

11. Ba­usa­ni, a.g.m., s. 620; Se­hâ­vî, a.g.e., s. 173; ak­ta­ran Ver­dâ­se­bî, a.g.e., s. 51.

12. Nas­rul­lah b. Ha­san Ali b. Mec­dud­din Ha­san Nâ­fi­cî, Hâb­-nâme, Va­ti­kan, Fars­ça no. 17, vr. 43; ak­ta­ran Rit­ter, a.g.m., s. 25-26.

13. Se­hâ­vî, a.g.e., s. 173-174; ak­ta­ran Ver­dâ­se­bî, a.g.e., s. 51.

14. Emir Gı­yâ­sed­din, İs­ti­vâ­-nâme, Millet Ktp., Ali Emiri Farsça, no. 269, vr 81a-81b.

15. Ver­dâ­se­bî, a.g.e., s. 55.

16. Rit­ter, a.g.m., s. 18.

17. M : gözükmez idi.

18. Kür­sî­-nâme’­den ak­ta­ran Rit­ter, a.g.m., s. 43; Göl­pı­nar­lı, a.g.e., 1991, s. 144.

19. Ki­yâ, a.g.e., 1230, s. 23; ak­ta­ran Rit­ter, a.g.m., s. 17.

20. Rit­ter, a.g.m., s. 18-19.

21. Ab­dul­hü­se­yin Zer­rîn-kûb, Don­bâ­le-i Cüst­cû; Der Ta­sav­vuf-i Iran, Tah­ran, Emir Ke­bîr, h.ş. 1380, s. 56.

22. An­ne­ma­rie Sc­him­mel, Eb’âd-ı ir­fâ­nî-i Is­lam, terc. Ab­dur­ra­him Gü­vâ­hî, Tah­ran, Def­ter-i neşr-i Fer­heng-i İs­lâ­mî, h.ş. 1374, s. 639; ak­ta­ran Hı­yâ­vî, a.g.e., s. 257.

23. İh­san Ta­be­rî, Ber­hî ber­re­sî­hâ der­bâ­re-i ci­hân bî­nî­hâ ve cün­büş­hâ-yı ic­tî­mâî der Iran, h.ş. 1348, s. 320; ak­ta­ran Hı­yâ­vî, a.g.e., s. 257.

24. Aliy­yu’l A’­lâ, Kı­yâ­met­-nâme, İ.Ü. Kü­tüp­ha­ne­si, Fars­ça, no. 1195, vr. 67a-b; Muhîtî, Keşf-nâme, cd 20-21, 57, 78-79; Faz­lul­lah’ın Şe­ha­de­ti­ne Dü­şü­rü­len Ta­rih, cd 3; Faz­lul­lah’ın Ölü­mü İçin Ta­rih, cd 29152.

25. ?, M.K. Ali Emi­rî, Fars­ça, no. 990, cd 62; ?, M.K. Ali Emi­rî, Fars­ça, no. 1039, cd 30748.

26. Hü­sa­met­tin Ak­su, “Câ­vi­dân­-nâme,” DİA7, 1993, s. 178.

27. Bkz. Fatih Usluer, Fazlullah Esterâbâdî, Câvidannâme; Dürr-i Yetim İsimli Tercümesi, Kabalcı, İstanbul, 2012.

28. Emir Gıyâseddin, İstivâ-nâme, M.K. Ali Emi­rî, Farsça, no. 269, cd 22-23; Fazlullah, Muhabbet-nâme, M.K. Ali Emi­rî, Farsça, no. 824, cd 4-5.

29. Katip Çelebi, Keşfu’z-Zünûn, İstanbul, M.E.B.,1971, c. II, s. 1132.

30. Göl­pı­nar­lı, a.g.e., 1989, s. 82; Ak­su, a.g.m., 1995, s. 279.

31. Bkz. Fatih Usluer, “Hurûfî Metinleri ile İlgili Bazı Notlar”, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, S. 13, no. 1, Ocak 2007, ss. 211-235.

32. Göl­pı­nar­lı, a.g.e., 1989, s. 13.

33 Hı­yâ­vî, a.g.e., s. 221.

Hurufilik Tarihi

hurufiler_sii_midir

Fazlullah Esterâbâdî (ö. 796/1394) tarafından kurulan Hurufilik talebelerinin de katkılarıyla güçlü bir sistem haline gelmiştir. 15. yüzyılın ortalarına kadar devam eden sistemleşme süreci Hurufiliğin ilk dönemidir. Bu dönem içerisinde vuku bulan Fazlullah’ın Timur’un oğlu Azerbaycan valisi Miranşah tarafından Şeyh İbrahim’in fetvasıyla idam edilmesinden sonra Hurufiler tepkilerini ortaya koymaya başlamışlardır.

Devamı